bana bu çağ en çok şunu hissettiriyor: her şey var ama hiçbir şey gerçekten yer etmiyor. çok şey görüyoruz, çok şey tüketiyoruz, ama az şey gerçekten kalıyor. sanki sürekli akan bir şeyin içindeyiz ve hiçbir şey durup da ağırlık kazanmıyor.
bir şeyin üzerinde duramıyoruz artık. elimiz alışmış gibi, sürekli kaydırıyoruz. bakıyoruz ama kalmıyoruz. bir şeye gerçekten bakmak yerine, sadece geçiyoruz. bu geçiş hali zamanla bir alışkanlığa dönüşüyor. alışkanlık olunca da, yüzey normalleşiyor. simulakr dediğimiz şey burada sadece “gerçeğin kopyası” değil; daha derin bir şey: artık çoğu şey, gerçeğin yerini almak için değil, gerçeği hissetmeyi gereksiz kılmak için var. yani mesele bir taklit değil, bir ikame ekonomisi. bir şeyin kendisi yerine, onu düşünmeden kabul edebileceğin versiyonu dolaşımda kalıyor. gerçek hâlâ var ama kimsenin ona ihtiyaç duymadığı bir konuma itiliyor. bu, tuhaf bir şekilde konforlu da çünkü gerçek, her zaman konforlu değil.
ilişkiler de bu hızın dışında kalmıyor. güven dediğin şey tekrar ister, süre ister. ama tekrarın olmadığı yerde güven oluşmaz. insanlar daha az kalıyor, daha çok geçiyor. bu da bağ kurmayı zorlaştırıyor. bağ zayıfladıkça, ilişkiler daha kontrollü ama daha yüzeysel hale geliyor. aşk ve sevgi de bu yüzden zorlaşıyor. çünkü bunlar insanı yavaşlatır, konforunu bozar, kontrolünü azaltır. buna alan açılmadığında, geriye daha hafif ama daha eksik bir şey kalıyor.
Plato açısından mesele şuna yakın: insan çoğu zaman neyin iyi olduğunu bilir ama daha kolay olanı seçer. çünkü iyi olan zahmet ister, sabır ister. bu zahmet alınmadığında, bildiğin şey ile yaşadığın şey arasında mesafe oluşur. o mesafe kapatılmadıkça, bilgi tek başına bir şeyi değiştirmez.
kelimeler aynı kalıyor ama anlamlar aynı kalmıyor. herkes “güven”, “niyet”, “samimiyet” diyor ama herkes farklı bir şey yaşıyor. bu yüzden konuşma var ama tam bir buluşma yok. burada Ludwig Wittgenstein’ın işaret ettiği şey şu: anlam kelimenin içinde sabit duran bir şey değil; nasıl kullanıldığıyla ve hangi hayatın içinde söylendiğiyle oluşuyor. yani kelimeler ortak, ama deneyimler parçalı.
insan artık gerçek ile onun yerine geçen şey arasında seçim yapmıyor; çoğu zaman sadece daha az efor isteyen tarafı alıyor. ve bu, fark edilmeden, yavaş yavaş gerçek olanı gereksiz hale getiriyor.
+1